Jan 30, 2009

RECEP TAYYIP AHMEDINECAT'IN DAVOS MACERASI


Başbakan Erdoğan Davos dönüşü kendisini karşılayan partililere “ben kabile lideri değilim, TC’nin başbakanıyım” demiş. Peki sayın Başbakan, sen kabile lideri değilsin de niçin öyle kabile lideri gibi barbarca hareket edip milletle kavga edip, salonu terk ediyorsun? Odadaki Arab Birliği Başkanı Amr Musa bile medeni bir şekilde tartışırken, sen niye gaza geliyorsun? Niçin kraldan daha kralcı oluyorsun? Nerede senin devlet adamlığın? Burada provakötürlük yapıyorsun, insanlara “ananı da al git” diye sövüyorsun ama bari şu maço tavırları Kapıkule’nin gerisinde bırak. Bravo doğrusu. Bunu İran’nin kendini bilmez Cumhurbaşkanı Ahmedinecat bile yapmamıştı.

Bunun böyle olacağı başından belliydi. Erdoğan’ın son bir aydır Gazze konusundaki tavrı zaten çok yanlış ve tehlikeliydi. Ama hemen ajanlıkla, masonlukla ve siyonistlikle itham edilebileceğim endişesiyle şunu yazının başında belirtmeme izin veriniz. İsrail Gazze’ye yaptığı son saldırı ile bir kez daha uluslararası hukuku hiçe saymış, orantısız güç kullanmış, yüzlerce masum Filistinli’nin ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştır. İsrail’in bu barbarca saldırısını hiç bir sebep haklı gösteremez. Bu konuda halkımız arasında geniş bir görüş birliği hakim. Fakat sorun tepkimizi ifade şeklinden kaynaklanıyor. Özellikle de Başbakan’ın verdiği tepkiden.

Başbakan Erdoğan krizin ilk gününden itibaren İsrail karşıtı, Hamas taraftarı bir söylem ve tutum benimsedi. Bunu yaparken pek çok zaman iktidar partisi Başbakan’ından çok seçim propogandası yapan İslami bir parti lideri gibi hareket etti. Hatta söylemleri bana pek çok zaman Erbakan’ı hatta “Filistinin kurtuluşu”, “Siyonist belası” masalları ile onyıllarca kendi halklarını uyutan eli kanlı Ortadoğu diktatörlerini anımsattı. Muhtemelen Erdoğan yaklaşan mahalli seçimler öncesi kendi tabanını mobilize etmek ve Filistin meselesinden siyaseten ekmek yemek istedi. Öyle olmasa koca Başbakan Gazze’den göstermelik 10 yaralıyı uçakla Türkiye’ye getirttip adamların hasta yatağının başında niçin timsah gözyaşları döksün? Keza Başbakanlık ağlama değil eylem makamıdır.


Başbakan kriz boyunca sürekli olarak İsrail’i ve Abbas yönetimindeki Filistin idaresini hedef almış Hamas’a yönelik eleştiriden kaçınmıştır. Olayı ideolojik olarak çarpıtmış, kendi halkını yanıltmış, Türk dış siyasetini ciddi ölçüde yaralamıştır. Başbakan olaylarda Hamas’ın sorumluluğunu kesin bir dille reddetmiştir. Yukarıda ifade ettiğim gibi hiç bir sebep İsrail’in sivillere yönelik barbarca saldırısını haklı kılmasa da olaylara olabildiğince nesnel bakmak gerekmektedir. Hamas seçimleri kazanmıştır, doğrudur. Ama seçimlere iştirak etmenin bir numaralı şartı oyunu kurallarına göre oynamaktır. Eğer demokratik mücadeleye iştirak edeceksen o zaman silahları bırakacaksın. Seçimleri kazandığın an bu kararı vermek, iktidar ve devlet sorumluluğu ile hareket etmek gerekmektedir. Hamas’ın iktidara geldikten sonra İsrail’i tanımıyorum, Arafat idaresinin yaptığı anlaşmaları tanımıyorum deme hakkı yoktur. Eğer bunu diyeceksen o zaman hükümet ve meclis dışında kalıp silahlı mücadeleye devam edeceksin. Oyunun kurallarını beğenmiyorsan o zaman oyunu hiç oynamayacaksın. Bu hem uluslararası hukukun hem de demokrasinin vazgeçilmez kuralıdır. Esasen Hamas’ın bu uzlaşmaz tutumu Filistin halkını ve idaresini geri dönülmez bir şekilde ikiye bölmüştür, yaralamıştır. Erdoğan ve diğerleri olaylara sadece kendi İslamcı gözlükleri ile baktıkları için bu gerçeği bilmelerine rağmen ifade etmemektedirler.

Araplar 1948, 1956, 1967 ve 1973’te dört defa İsrail ile çatışmışlar her dört savaşı da ağır kayıplar vererek kaybetmişlerdir. Bu savaşların her birinde Arap orduları ve diktatörleri kendi kişisel ve ulusal çıkarlarını zavallı Filistinli’lerin çıkarlarından üstün görmüşler, ellerinde bağımsız bir Filistin devleti kurma şansı varken bu şansı Filistinli’lerden esirgemişlerdir. Unutmayınız ki 1967’ye kadar Batı Şeria Ürdün, Gazze ise Mısır tarafından işgal ve kontrol edilmiştir. Yani ellerinde fırsat varken Filistinli’lere hayallerini kurdukları bir vatanı çok görmüşlerdir. Ama Nasır’dan Sedat’a, Sedat’tan Esat’a ve hatta Saddam’a kadar Arap diktatörleri Filistin davasını kendi halklarını uyutmak, ve militarize etmek için kullanmaktan geri durmamışlardır.

Yalnız bir gerçek var ki o da İsrail’in bu coğrafyada kalıcı olduğudur. Son 60 yıl Ortadoğu’da Yahudi devletinin koşullar ne olursa olsun kalıcı olduğunu göstermiştir. Dahası ne Arap ordularının ne de Filistin grupların İsrail’i tümden yok etme ve Akdeniz’e dökme gücü vardır. Zaten bu gerçeği kavrayan Arafat 1993’de İsrail’İ tanımak zorunda kalmıştır.

Gerçekçi olan Batı Şeria ve Gazze’de İsrail ile barış içinde yaşayacak Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Bu gerçeği kavrayan Abbas idaresindeki Filistin otoritesidir. Bunu reddederek zavallı Filistin halkını kendilerinin ve Tahran’daki mollaların ideolojik çıkarları uğruna maceraya sürükleyen, İsrail savaş makinasına bile bile kurban eden Hamas’ı tarih yargılayacaktır. İsrail ve Yahudi düşmanlığı gözlerini köreltmiş olanlar Hamas’a verdikleri açık çek ile Filistin halkına en büyük ihaneti yapmaktadırlar. Maalesef bunların başında AKP ve onun lideri başı çekmektedir.

Başbakan kriz boyunca Hamas’ın sorumluluğuna, Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarını sona erdirmesine ve özellikle terör eylemlerine son vermesi gerektiğine bir kez olsun işaret etmemiştir. Sanki İran’ın bölgede oynadığı oyunlara alet olup gereksiz yere hak ve hukuk saymayan İsrail’i tahrik edip kendi halkına saldırtan Hamas’ın hiç bir sorumluluğu yok mudur? Başbakan İsrail ile Hamas arasındaki krizde Hamas’ı haklı görmektedir. Dahası Başbakan da siyasal İslamcı kampın pek çok mensubu gibi Hamas’ın bir terör örgütü olduğuna inanmamaktadır. Ortadoğu derslerimde öğrencilerime kimin ne zaman terörist olarak tanımlanacağına ilişkin sürekli olarak söylediğim bir şey var. Hamas ve Hizbullah’ı otomatikman terörist olarak tanımlayan bir ülkede öğrencilerime bu örgütlerin hangi eylemlerinin terör eylemi sayılması gerektiğini kısaca söyle ifade ediyorum: Eylem savaşçı olmayan sivilleri hedef almışsa bu eylem terör eylemidir. Başka bir deyişle bu örgütlerin İsrail ordusunu, polisini hedef alan eylemlerinin terörizm olarak tanımlanamayacağını ama eylemler İsrailli sivilleri hedef alıyorsa terör eylemleri olarak tanımlanmaları gerektiğini söylüyorum.

Tabii terörizmi bu şekilde tanımlayınca bu Başbakan dahil pek çoğumuzu rahatsız edebilecek sonuçlara yol açabilir. O zaman birisi PKK’nin TSK’yi ya da polisi hedef alan eylemlerinin de terör eylemi olmadığını söyleyebilir. Zaten bu pek çok PKK destekçisinin ve DTP’nin yıllardır söylediği bir şey değil mi? Siz Hamas’ın terör eylemlerini görmezden gelir onları tersine yüceltirseniz başkası da PKK’yı terörist görmeyi reddedip destek verince o zaman bozulup, küplere binmeyeceksin. Dahası İsrail’in Gazze’ye saldırısını iki oy uğruna kameralar önünde “soykırım” “insanlık suçu” olarak tanımlayan ikitidar partisi sözcüleri ile Başbakan’a birisi kalkıp da “1,5 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt’ü” öldürüp suçlarını reddeden Türk hükümetinin başbakanının hangi moral otorite ile bunu yaptığını sormaz mı? Sonra sözde diye tanımladığımız Ermeni soykırımı yasa tasarıları bir bir ABD Meclisi’ne geldiğinde İsrail’i soykırım yapmakla suçlayan Başbakan hangi yüzle İsrail lobisinin desteğini isteyecektir. Sonra adama demezler mi camdan evde oturuyorsan başkasının evine taş atmayacaksın diye.

Dahası Başbakan’ın ve iktidar partisinin kriz boyunca sergilediği en büyük hata İsrail ile dünya Yahudilerinin ve Türk Musevilerinin bir tutulmasıdır. Kriz boyunca sözde laik ve İslamcı medya bilinçli olarak antisemitik mesajlar vermişlerdir. Türk halkı arasında Yahudi düşmanlığı propagandası yapmışlardır. Antalya’da köpeklerin ve yahudilerin dükkanlara girmesini yasaklayan ilanlardan, ülkemize bir spor müsabakasına gelen İsrail basketbol takımına karşı yapılan linç girişimine kadar çirkin görüntüler Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre hoşgörüsüyle harmanlandığını böbürlenerek söylediğimiz ülkemizde olmamış mıdır? Üzücü olan tüm bunlara halkı aklı selime davet etmesi gereken Başbakan’ın çanak tutmuş olmasıdır. 500 sene önce kucak açtığımız Türk Musevilerini Gazze’de olanlardan sorumlu tutarak Türk Musevi cemaatini hedef gösteren Başbakan değil midir? Yarın öbür gün mezcubun birisi daha önce olduğu gibi sinagoglara saldırı düzenlerse ya da kalkıp Sivassporlu Balili’yi Dink gibi sokak ortasından öldürürse, azmettiricinin adresi TC Başbakanlığı Kızılay, Ankara’dır.



Özetle, Başbakan tepkilerinde tutarlı ve samimi değildir. 29 Ocak 2009 günü Türk devlet tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır. Kendisini sabahın üçünde karşılamaya giden güruh ne derse desin Erdoğan devlet adamlığına yakışmayan ilkel bir tepki vererek halkımızı utandırmıştır. Türk dış siyasetine ciddi anlamda zarar vermiştir. Dahası Erdoğan kendisinin ve AKP’nin bindiği dalı elleriyle kesmiştir. 29 Ocak Erdoğan’ın Ahmedinecat’laştığı gün olarak anımsanacaktır. Batının desteği ve sempatisiyle Türkiye’de iktidarı ele geçiren Erdoğan tüm dünyaya gerçek partizan yüzünü göstererek uluslararası toplumdan izolasyonunu kendi eliyle başlatmıştır. Dahası, Erdoğan Filistin davasına ve Filistinli’lere karşı samimi ve dürüst değildir. Filistin davasını oy ve reyting fırsatı olarak gören Başbakan meseleye kendi ideolojik perspektifinden bakmaktadır. Hamas silahı bırakmak, İsrail’i tanımak, ve Abbas ile uzlaşmak zorundadır. 20 yılı aşkın bir süredir İran’ın güdümünde İsrail’i tümden yok etmek amacıyla izlenen politika başarısız olmuş tersine Filistin’i bölmüş ve yıpratmıştır. ABD reisicumhuru Obama’nın dediği gibi tarih Hamas ve destekçilerini neyi yıktıklarıyla değil, neyi inşaa ettikleriyle yargılayacaktır. Dolayısıyla, sorumlu bir Başbakan’ın yapması gereken Filistinli dostlarımızın bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görmelerine yardımcı olmak ve Hamas’ın silahı bırakıp biran önce Filistin otoritesiyle el ele verip bağımsız bir Filistin için çalışması amacıyla arabulucuk etmektir.