Jul 22, 2010

SIERRA LEONE IZLENIMLERIM: FAKIRLIK, ISLAM VE KALE KILIT

Bir suredir Harvard Ilahiyat Fakultesi’ndeki yeni gorevim cercevesinde Sierra Leone’da dini ve geleneksel hukuk sistemlerinin kadin ve insan haklarina etkileri konusunda arastirma yapiyorum. Buradaki gunluk yasamim ve calismalarim esnasinda gorduklerimi, ogrendiklerimi ve genel gozlemlerimi sizlerle de paylasmak istedim.

Sierra Leone (Aslan Daglari) Bati Afrika’da 71.740 km2 buyuklugunde (bizim ulkemizin yaklasik 10’da biri kadar), 6 milyon nufuslu tropik iklim kusaginda yer alan bir ulke. Nufusunun % 60’ini Muslumanlar, % 30’unu Hristiyanlar, geri kalanini ise Afrika dinlerine mensup kisiler olusturuyor. Nufusunun tamamiyla siyah oldugu Sierra Leone 18. yuzyilda Bati’da azad edilmis kolelerin hur olarak yasayacaklari bir koloni olarak kurulmus (baskentin adi da zaten Freetown, yani Hursehir). Daha sonra Ingiliz kolonisi haline gelen ulke 1961’de bagimsizligini kazanmis. Ekonomik olarak elmas, altin, uranyum gibi yeralti zenginliklerine sahip ulke, kisi basina 216 dolar milli gelir seviyesiyle dunyanin en fakir bir kac ulkesi arasinda yer aliyor. Nufusunun % 60’i gunde 1 dolardan az kazanan Sierra Leone’da ortalama yasam suresi 42 yil. Her alti kadindan biri dogum sirasinda, her 4 bebekten biri ise bes yasina varmadan sitma, difteri ve ishal gibi hastaliklardan oluyor. Ulusal okuma-yazma orani % 31, bu oran kadinlar arasinda % 18. Tahmin edecegeniz gibi, Sierra Leone Insani Gelisme Endeks (HDI)’inde yaklasik 200 ulke arasinda Afganistan ile birlikte listenin en sonunda yer aliyor.

Istatistiklere yansiyan bu aci tablonun insani boyutunu her baktiginiz kosede gormeniz mumkun. Son bir aydir gordugum fakirligi, az gelismisligi, caresizligi ve umitsizligi bu yasima kadar baska bir hicbir yerde gormedim. Devlet baskente bile gunde 4-5 saatten fazla elektrik veremiyor. Sadece petrolle calisan jeneratorleri almaya gucu yeten bir kac kisi ile resmi kuruluslarin disinda butun ulke surekli karanlikta yasiyor. Oyle ki beni saga sola goturen 26 yasindaki sofor Yusuf daha hayatinda trafik lambasi gormemis. Sasirdigimi goren Yusuf, yuzunde hic eksilmeyen bir tebessum ile “Lamba olsa ne olacak? Sehirde elektrik yok” diyor. Insanlar su ihtiyaclarini da cogu zaman mahallelerdeki musluklardan ya da lagim sularinin akitildigi kirli derelerden karsiliyorlar. Yuzbinlerce insan teneke ve tahtalardan olusturulmus kucuk kulubelerde gayriinsani ve gayrisihhi kosullarda yasiyorlar. Ayni sey pek cok egitim kurulusu icin de gecerli. Yaklasik bir hafta kadar once, 20-25 tane 6-10 yaslarinda yariciplak cocugun hep birlikte yerde camurun ustune oturduklarini gordum. Oturduklari zeminin ustu palmiye yapraklari ve dal parcalari ile kapatilmis, diger dort tarafi acik halde oturmuslar hep birlikte bir adamin kucucuk bir tahta parcasinin ustune yazdigi seyleri yuksek sesle tekrar ediyorlardi. 30 dereceye varan sicakliga, bardaktan bosanircasina gece gunduz durmaksizin yagan yagmura aldirmaksizin azimle calisan bu yavrulari anne ve babalari okuyup ayda 60-70 dolar maasla devlet kapisinda bir is sahibi olmalari hayali ile “okula” gonderiyorlar. Evet, yanlis duymadiniz pek cok Sierra Leon’lu ayda yaklasik 100 dolar maas hayali ile yasiyor. Gecenlerde radyoda bir piyango reklami duydum. Reklam soyle diyordu: “Her ay tam tamina 500 bin Leon (ulusal para birimi, yaklasik 125 dolar) kazanma sansi. Bir daha omur boyu bir sonraki ay ne yiyecegim diye dusunmeyeceksiniz”. Pek cok insanin gunde 1 dolardan az kazandigi bir ulkede ayda 125 dolar “deli” para.

Sierra Leone’un cok zengin bir dogasi var. Her yer muz, mango, papaya, ananas ve hindistan cevizi agaclari ile dolu. Buraya gelirken pek cok yerde vahsi hayati gorecegimi umuyordum. Kendi kendime en azindan bir maymun gorurum diyordum. Hindistan’da pencereme tirmanip, kapima kadar gelmislerdi burada da gorurum herhalde diye hayal kuruyordum. Evet, maymun gordum ama maalesef canli degil. Et pazarinda gordum. Maymunlarin kafalari, elleri, bacaklari parcalanmis ayri ayri satiliyordu. Kerim adli Sierra Leone’lu bir arkadas, orta boylu bir maymunun yaklasik 3-4 dolara alinabilecegini, ve 8-10 kisiyi doyuracagini soyledi. Maymun etinin nasil oldugunu sordugumda, gulerek “oldukca lezzetli, ben en cok kemiklerini siyirmayi seviyorum” dedi. Babun ve sempanzeleri karakter olarak insana benzedikleri icin yemediklerini soyleyen Kerim ardindan ekledi: “maymun eti kedi etinden cok daha iyi”. Fakirlikten ve ozellikle de 1991-2002 yillarinda ulkeyi kasip kavuran ic savasin tarim sektorunu vurmasiyla (pek cok ciftci – yaklasik 2 milyon insan—savas sirasinda kirsal kesimden baskent Freetown’a kacip tekrar geri donmedigi icin pek cok tarima musait arazi islenemiyor) insanlar kediden file kadar her bulduklari seyi yemek zorunda kalmislar Bu da tabiatiyla dogal yasami oldukca olumsuz etkilemis.

11 yil suren ic savasin etkilerini hala gormek mumkun. Savas yillarinda coken altyapi hala onarilamamis. Savas sirasinda militanlarca elleri, kollari, bacaklari kesilen insanlari da hala sokaklarda dilenirken gormek mumkun. Sozde ozgurluk savascilari oylesine kendilerine has yontemlerle insanlari dogramislar ki bugun herkes bir ampute gordugunde bu su grubun isi diyebiliyor. Savas sirasinda resmi rakamlara gore 60-70 bin kisi yasamini yitirmis. 2 milyona yakin kisi evlerini yurtlarini terk ederek multeci durumuna dusmusler.Binlerce cocuk savas sirasinda hem hukumet hem de isyanci gucler tarafindan zorla silah altina alinmis ve uyusturucu bagimlisi yapilarak insanin kanini donduracak siddet eylemlerine zorlanmislar. Binlerce erkek cocugu kendi annelerine, babalar kendi oz kizlarina tecavuze zorlanmis, insanlarin burunlari kulaklari canli canli kesilmis ve silah zoruyla kendilerine yedirilmis. Birlesmis Milletler’in Sierra Leone ic savasi sirasinda islenen insanliga karsi suclari yargilamak icin kurdugu mahkemede konusan taniklarin anlatiklarina gore kimi cocuk ve kadinlar oylesine vahsise tecavuze ugramislar ki cinsel organlarindan sokulan sopalar agizlarindan cikmis. Bu igrenc detaylari paylastigim icin cok zor dilerim ama bu toplumun yasadiklarini baska turlu ifade etmek mumkun degil. Konuyla daha yakindan ilgilenenlere Ishmael Beah’in A Long Way Gone: Memoirs of a Boy Soldier’ini siddetle oneririm.

Burada calismalarim esnasinda yaklasik elli kadar insan ile yuz yuze gorusme ve mulakat yapma firsatim oldu. Gorustugum insanlar arasinda Anayasa Mahkemesi yargiclarindan kabile seflerine, seyh ve imamlardan insan ve kadin haklari dernekleri temsilcilerine kadar pek cok kisi ve grup var. Bu gorusmeler sirasinda Anayasa Mahkemesi’ne yaptigim ziyaret ile kimi Islami dernek ve gruplara yaptigim ziyaretler ozellikle cok ilgincti. Isimden dolayi bugune kadar pek cok ulkede mahkemeleri ziyaret ettim. Ama Sierra Leone’da en yuksek mahkemenin bile icinde bulundugu duruma inanamadim. Mahkeme salonlari, hakimlerin odalari o kadar zavalli durumdaydi ki mahkeme salonuna mahkeme demek icin sahit gerekirdi. Bu kadar acizane durumda olan hukuk sistemi zaten tamamen iflas etmis ve vatandas da sisteme guveni kalmadigi icin anlasmazliklarini devlet mahkemelerine goturmeyi birakmis, artik tamamen orfi hukuk sistemi ve kabile seflerinin mahkemelerine gitmeye baslamis. Halkin yaklasik % 90’ini asla devlet mahkemelerini ve hukuk sistemini kullanmiyor.

Sierra Leone’da Seriat hukuku sadece kisi ya da aile hukuku alaninda uygulaniyor. Muslumanlar evlenme, bosanma, nafaka, miras gibi konularda Islam hukukuna basvuruyorlar. Gerci burada Seriat dedikleri hukuk Afrika kabile hukuku ve degerleri ile cok icli disli oldugu icin pek cok Islam ulkesinde sahihligi tartisma konusu edilecek bir hukuk sistemi. Gorusmelerim sirasinda Musluman kadin federasyonlarindan 10-15 kisi ile de gorusme firsatim oldu. Bu gorusmelerimde hemen hemen tum kadinlar Seriat’in tamamiyle kabul edilip hem medeni hem de ceza hukuku alaninda uygulanmasini istediklerini soylediler. Her ulkede kadin dernekleriyle gorusuyorum. Bugune kadar Sierra Leone’da ki kadar Seriat yanlisi bir kadin grubu ile gorusmemistim. Daha once pek cok Islamci kadin ile istisare ettim, ama bunlar genelde, Islam’a feminist perspektiften bakan cok eslilik kurumunu ya da kocanin “bos ol, bos ol, bos ol” (talak) diyerek tek tarafli olarak esini bosamasini elestiren, evrensel kadin haklarini Islam icinde yorumlamaya calisan gruplardi. Sierra Leone’lu kadinlar Islami dava ve turbanin yayilmasi icin kampanyalar duzenlediklerini soylediler. Konustugum pek cok kadinin kocasinin 2,3 veya 4 esi vardi. Grubun lideri olan bayan “Benim kocamin 4 esi var. Biz cok iyi anlasiyoruz” dedi. Hatta kocalarinin baska es almasina karsi cikan kadinlara egitim vererek onlari nasil “dogru” yola getirdiklerini anlattilar. Pek cok kadin iyi derece de Arapca konusuyordu. Islami egitimlerini Suudi Arabistan ve Sudan’da alanlar cogunlukta idi. Hatta toplanti odalarindan birinde Suudi kralinin kocaman bir posteri bile vardi.

Konusmamiz sirasinda Sierra Leone’lu kadinlara Nijerya’da kadinlarin Islam ceza hukuku altinda ozellikle, tecavuz ve zina davalarinda nasil haksizliga ugradiklarini bilip bilmediklerini sordum. Kadinlar bildiklerini ama ayni seyin Sierra Leone’da asla olmayacagini soylediler. Baskan yardimci olan kadin, Islami rejim kuruldugunda “seyhler bizim liderimizi (yaninda oturan baskan bayani gostererek) yonetime davet edecekler, O bu tur haksizliklara izin vermeyecek” dedi. Hic Seriat’in ilan edildigi ve erkeklerin kadinlara “gelin bu isi size birakiyoruz, Seriat’i siz yorumlayin ve siz uygulayin” dedikleri bir ulke olup olmadigini sordum. Tahmin edeceginiz gibi tatminkar bir yanit alamadim.

Peki hic guzel, olumlu bir sey gormedin mi diye sorarsaniz, evet tabii ki gordum. Bizim burada bir diplomatik temsilciligimiz yok. Turk bayraginin rengini seklini bilen yok. Ama herkes Galatasaray’i taniyor (Fenerbahce’nin adini duymus kimse ile daha karsilasmadim). Herkes 2002 Dunya Kupasi’ndan Hasan Sas’i hatirliyor. Bir de buraya 19. yuzyilda gelmis Lubnanlilarin marketlerinde hep Tamek meyve suyu satiliyor. Kaldigim otelde bir Beko buzdolabi bile gordum. Ama esas basariyi Kale kilit firmasi elde etmis gibi. Daha bir tane uzerinde Kale kilit olmayan kapi gormedim. Burada memleketi ozledikce uzerinde “KALE” yazan otel odasi anahtarina bakip, “simdi Izmir’de olmak vardi anasini satayim” deyip, Tamek seftali suyumu yudumluyorum.

Freetown’dan sevgi ve saygilarimla...

Jun 1, 2010

TURK-ISRAIL SAVASI BASLADI MI?

Turk-Israil iliskileri Mavi Marmara’ya yapilan hain saldiridan sonra tamamen cokmustur. Israil tarihinde ilk kez Turkiye ve Turk vatandaslarini dogrudan hedef almis, hasmane bir tutum sergilemistir. Israil Silahli Kuvvetleri uluslararasi sularda insani yardim tasiyan bir Turk gemisine saldirip 10 Turk vatandasini oldurmustur. Iki ulke artik adi konulmamis bir savasin icindedir. Israil uluslararasi orgutler nezdinde en sert sekilde protesto edilmeli, Tel Aviv’deki Judeo-fasist rejimle tum diplomatik, askeri ve ticari iliskiler kesilmelidir. Tel Aviv’deki Turk Buyukelciligi kapatilmali, iliskiler maslahatguzarlik seviyesine indirilmeli ve asiri sagci fasist Israil hukumeti gorevde kaldigi surece iliskiler bu seviyede kalmalidir. Ankara’daki Israil buyukelcisi persona non grata (istenmeyen adam) ilan edilip ulkesine geri gonderilmelidir. Tum bunlar yapilirken Turk Musevi cemiyeti liderlerine, ibadethanelerine yonelik teror saldirisi ihtimaline karsi tedbirler alinmalidir. Mumkunse basbakan Turk hahambasiligini ziyaret edip karsilikli destek ve guven mesajlari vermelidir. Ayrica ulkemizde misafirimiz olan Israil vatandaslarinin can ve mal guvenligi temin edilip ulkemizden diledikleri zaman guvenle ayrilmalari saglanmalidir.

Turkiye’de sokaklarda numayis vardir. Onbinler intikam sloganlari atip orduyu goreve cagirmaktadir. Bu noktada tum yetkililerin, fikir adamlarinin ve gazetecilerin sorumluluk ile hareket etmesi halki akli selime davet etmesi gerekmektedir.

Tel Aviv’deki Judeo-fasist rejiminin hukuk ve insanlik disi saldirisi ve ulkemize yonelik hasmane tutumu herkesin malumudur. Fakat burada daha detayli bir analiz yapmak gerekmektedir:

1) Israil bu saldiri ile dogrudan Erdogan ve onun “ilimli Islamci” hukumetini hedef almistir. Erdogan son donemlerde Iran ve Suriye ile yakinlasmis, kendisini Ortadogu’da Israil karsiti eksenin lideri olarak lanse etmistir. Israil de bilincli olarak Turk gemi ve vatandaslarini hedef alarak Erdogan’a Arap ve Islam dunyasinin gozu onunde meydan okumustur. Israil kisaca “1967’de Nasir’in havasini aldik, 2010’da da Erdogan’in” demistir. Erdogan’in askeri bir tepki veremeyecegini bilen Israilliler Arap ve Muslumanlara “alin iste cok guvendiginiz Erdogan da acimasiz askeri gucumuz karsisinda eli kolu bagli caresiz kaliyor” mesaji vermistir.

2) Mevcut krizden en fazla nema yapacak olan yine Erdogan ve Islamci hukumetidir. Turk hukumetinin veya istihbarat ajanslarinin Israil’in boyle bir tepki verebileceginden haberdar olmamasi imkansizdir. Saldiridan bir gece once tum Turk haber siteleri Akdenizde’ki tehlikeli durumdan ve Israil’in olasi mudahalesinden bahsediyordu. Turk yetkililer Mavi Marmara’yi boyle bir tehlikeye karsi uyarmis midir? Yoksa boyle olacagini bile bile Mavi Marmara’nin yoluna devam etmesine izin mi verilmistir?

Filistin meselesi siyasal Islam’in ekmek ve suyudur. Dunyanin her yerinde siyasal Islamcilar Yahudi dusmanligini ve Filistin meselesini kullanarak siyasal rant elde etmekte, kitleleri mobilize edip, toplumsal Islamizasyon ve militarizasyon emellerine ulasmaktadirlar. Bu Turk Islami hareketi icin de gecerlidir. Erdogan sozde “insanlik” adina surekli Gazze’deki drami dile getirip Israil’i soykirimla suclarken Darfur’da isledigi insanliga karsi suclardan dolayi Uluslararasi Ceza Mahkemesi tarafindan aranan Sudan Cumhurbaskani ile neredeyse “kanka” olmustur. Dolayisiyla Turk hukumeti ve Islamcilari tutarli ve samimi degildirler. Gercek amaclari “insaniyet” kisveti altinda Gazze meselesini somurmek ve toplumsal diskuru Islamilestirmektir. Keza 31 Mayis 2010 gunu Taksim’e toplanan kitlelere, tasidiklari pankartlara, atilan sloganlara bakarsaniz siyasal Islam faktoru cok acik bir sekilde gorulmektedir. Bu tehlikeli oyunu zamaninda Nasir, Sedat, Esat, Ziya Ulhak,Erbakan, Saddam ve niceleri oynadilar. Simdi de Erdogan liderliginde Turk Islamcilari oynamaktadirlar.

3) Bu tehlikeli oyunun sonucu olarak Turkiye kendi iradesi disinda istemedigi bir savasin icine cekilmektedir. Dunku olaylarda basrolu oynayan Insani Yardim Vakfi isimli bir sivil toplum kurulusu. IYV’nin iktidardaki AKP ve diger Islami orgutler ile yakin iliskiler icinde oldugu biliniyor. IYV kimilerince radikal Islamci bir orgut olarak da tanimlaniyor. Bu orgut kendi insiyatifi ile koskoca Turkiye Cumhuriyeti’ni savasin esigine getirmistir. Bu orgut nedir, kimin nesidir, destekcileri kimlerdir? Kimlerden para almakta, kimlere yardim etmektedir? Mavi Marmara’ya orgut uyeleri insani yardim malzemeleri disinda silah ve muhimat yuklemis midir? Bu hususlarin derhal Turk yetkililerce arastirilip kamuoyuyla paylasilmasi gerekmektedir. Kim olursa olsun kimsenin Turkiye’yi kendi kisisel eylemleriyle bir oldu bittiye (fait accompli) getirip savasin icine itmeye hakki yoktur. Unutmayiniz ki 1996’da Kardak’ta bizi Yunanistan’la savasin esigine getirenler papazlar, keciler ve sorumsuz gazetecilerdi. Devlet disi aktorlerin devletleri angaje edici hareketlerden kacinmalari gerekmektedir.

4) Son olarak, Turkiye gereginden fazla olarak Arap-Israil catismasina mudahil olmaktadir. Bu savas bizim savasimiz degildir. Bizim gorevimiz taraflari baris gorusmelerine baslamak konusunda tesvik etmek ve siddetten uzak durmalarini tavsiye etmekten baska bir gorev degildir. Yuz yillik catismanin tarihini, detaylarini bilmeyen, Islamci propogandanin etkisi ile olaya salt dini duygular ve yahudi dusmanligi perspektifinden bakan kamuoyu olaya yanlis yaklasmaktadir. Islam ve Arap dunyasi oyle sanildigi gibi Hamas’in arkasinda tek vucut olmus degildir. Turkiye bu siyaset ve eylemleri ile sadece Hamas, Iran ve Arap sokaginin destegini kazanmaktadir. Misir, Suudi Arabistan, El-Fetih merkezli Filistin Yonetimi Turkiye’nin Filistin meselesine bu kadar mudahil olmasindan hosnut degildirler. Unutulmamalidir ki Gazze’de delinmeye calisilan abluka tek tarafli bir abluka degildir. Misir da Gazze’ye abluka uygulamaktadir. Yani ortada islenen bir insanlik sucu varsa Misir da buna ortaktir. Ozetle Arap Arab’a zulm ederken bizim kraldan daha kralci olmamiz dogru degildir. Ha bunu salt insanlik namina yapiyoruz diyorsaniz, o zaman Darfur’u unutmayin, yok kardeslerimize yardim icin yapiyoruz diyorsaniz o zaman Cin zulmu altinda ezilen Sincan’i unutmayin, yok adalet ve esitlik icin yapiyoruz diyorsaniz o zaman kendi vataninizda mezhebi ve dili farkli oldugu icin ezilen milyonlari unutmayiniz.

Nov 9, 2009

WILL TURKEY ARREST THE FUGITIVE PRESIDENT OF SUDAN?


Next week Sudanese President Omar Hassan al-Bashir will visit Turkey to attend a summit of the Organization of the Islamic Conference (OIC). Since the International Criminal Court issued an arrest warrant for his alleged responsibility in war crimes in Darfur in March 2009, the President of Sudan cannot travel to countries that ratified the Rome Statute of 1998, the founding document of the ICC. Turkey is one of the countries that has not ratified the 1998 treaty and thereby does not recognize the jurisdiction of the international court on its territory. Therefore, Turkey is one of the countries the Sudanese President could freely travel to without the fear of arrest.

It is true that Turkey is not under an international obligation to arrest Mr. al-Bashir. However, the Turkish Penal Code of 2004 recognizes the principle of universal jurisdiction regarding genocide, crimes against humanity and war crimes. That is to say, according to Articles 13, 76, 77 and 78 of the Code, Turkish courts can try any person who committed these crimes regardless of where or when they occurred. If the crimes were committed outside of Turkey, the accused can be tried under Turkish law upon the request of the Minister of Justice, which is a purely political office in Turkey. Especially when the alleged perpetrator is present on Turkish soil, the authorities must immediately place the person under arrest and try him under national law. Otherwise, authorities themselves will be committing a grave breach of domestic law. Thus, President al-Bashir’s visit to Istanbul next week will present the world with a unique opportunity to test Turkey’s commitment to uphold not only principles of international criminal law, but also its own domestic legislation.

However, inaction by Turkish authorities shall not be surprising. In fact, it is expected that Mr. al-Bashir will safely travel to Istanbul and even receive a royal welcome from the President and the Prime Minister of Turkey, as he did during his last two visits to Turkey in January and August 2008. So, what would inaction by Turkish authorities mean? First and foremost, it will confirm Turkey’s relaxed and insincere position on issues related to grave human rights violations, including genocide. In fact, on Darfur Turkey officially embraces a position more or less similar to the Arab League’s stance, which views the ICC’s arrest warrant as a “western” conspiracy against the Arab and Muslim world. Even though international sources estimate the number of victims to be around 200,000 people who died during the conflict in Darfur, the Khartoum regime and the Arab League put the number around 10,000 people.

Again it will not be surprising to see Turkey’s Islamist-leaning leaders align with their Muslim brethren against this so-called western conspiracy. Yet as readers will remember, the Prime Minister, Mr. Erdogan, repeatedly accused Israel of committing war crimes and crimes against humanity during its incursion into Gaza about a year ago. In this regard, if the Turkish premier was sincerely concerned about civilian casualties in Gaza, then we should expect to see the same sensitivity on the part of the Turkish government towards the ongoing genocide in Darfur. Otherwise, one could simply say that the spectacle by Erdogan at Davos was nothing but an Islamist hypocrisy, which only valued the lives of Arab Muslims but turned a blind eye to the loss of hundreds of thousands of non-Arab or non-Muslim lives. Therefore, what the international community should expect from Mr. Erdogan is that he either disinvite the Sudanese President, or simply order his Minister of Justice to initiate a legal process that will lead to the arrest and conviction of Mr. al-Bashir when he arrives in Istanbul next week. Mr. Erdogan’s government radically reformed Turkish Penal Law several years ago and revolutionarily included a provision regarding genocide, war crimes, and crimes against humanity on the principle of universal jurisdiction. Now it is time to turn this paper tiger into a real one by ordering the Republican prosecutors bringing charges against Mr. al-Bashir. This may not make him the hero of the Arab and Muslim masses, as his “one-minute” show at Davos did, but surely it will provide him with the much needed international support and sympathy to carry on some of the long-overdue democratic reforms at home and beyond.

Jan 30, 2009

RECEP TAYYIP AHMEDINECAT'IN DAVOS MACERASI


Başbakan Erdoğan Davos dönüşü kendisini karşılayan partililere “ben kabile lideri değilim, TC’nin başbakanıyım” demiş. Peki sayın Başbakan, sen kabile lideri değilsin de niçin öyle kabile lideri gibi barbarca hareket edip milletle kavga edip, salonu terk ediyorsun? Odadaki Arab Birliği Başkanı Amr Musa bile medeni bir şekilde tartışırken, sen niye gaza geliyorsun? Niçin kraldan daha kralcı oluyorsun? Nerede senin devlet adamlığın? Burada provakötürlük yapıyorsun, insanlara “ananı da al git” diye sövüyorsun ama bari şu maço tavırları Kapıkule’nin gerisinde bırak. Bravo doğrusu. Bunu İran’nin kendini bilmez Cumhurbaşkanı Ahmedinecat bile yapmamıştı.

Bunun böyle olacağı başından belliydi. Erdoğan’ın son bir aydır Gazze konusundaki tavrı zaten çok yanlış ve tehlikeliydi. Ama hemen ajanlıkla, masonlukla ve siyonistlikle itham edilebileceğim endişesiyle şunu yazının başında belirtmeme izin veriniz. İsrail Gazze’ye yaptığı son saldırı ile bir kez daha uluslararası hukuku hiçe saymış, orantısız güç kullanmış, yüzlerce masum Filistinli’nin ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştır. İsrail’in bu barbarca saldırısını hiç bir sebep haklı gösteremez. Bu konuda halkımız arasında geniş bir görüş birliği hakim. Fakat sorun tepkimizi ifade şeklinden kaynaklanıyor. Özellikle de Başbakan’ın verdiği tepkiden.

Başbakan Erdoğan krizin ilk gününden itibaren İsrail karşıtı, Hamas taraftarı bir söylem ve tutum benimsedi. Bunu yaparken pek çok zaman iktidar partisi Başbakan’ından çok seçim propogandası yapan İslami bir parti lideri gibi hareket etti. Hatta söylemleri bana pek çok zaman Erbakan’ı hatta “Filistinin kurtuluşu”, “Siyonist belası” masalları ile onyıllarca kendi halklarını uyutan eli kanlı Ortadoğu diktatörlerini anımsattı. Muhtemelen Erdoğan yaklaşan mahalli seçimler öncesi kendi tabanını mobilize etmek ve Filistin meselesinden siyaseten ekmek yemek istedi. Öyle olmasa koca Başbakan Gazze’den göstermelik 10 yaralıyı uçakla Türkiye’ye getirttip adamların hasta yatağının başında niçin timsah gözyaşları döksün? Keza Başbakanlık ağlama değil eylem makamıdır.


Başbakan kriz boyunca sürekli olarak İsrail’i ve Abbas yönetimindeki Filistin idaresini hedef almış Hamas’a yönelik eleştiriden kaçınmıştır. Olayı ideolojik olarak çarpıtmış, kendi halkını yanıltmış, Türk dış siyasetini ciddi ölçüde yaralamıştır. Başbakan olaylarda Hamas’ın sorumluluğunu kesin bir dille reddetmiştir. Yukarıda ifade ettiğim gibi hiç bir sebep İsrail’in sivillere yönelik barbarca saldırısını haklı kılmasa da olaylara olabildiğince nesnel bakmak gerekmektedir. Hamas seçimleri kazanmıştır, doğrudur. Ama seçimlere iştirak etmenin bir numaralı şartı oyunu kurallarına göre oynamaktır. Eğer demokratik mücadeleye iştirak edeceksen o zaman silahları bırakacaksın. Seçimleri kazandığın an bu kararı vermek, iktidar ve devlet sorumluluğu ile hareket etmek gerekmektedir. Hamas’ın iktidara geldikten sonra İsrail’i tanımıyorum, Arafat idaresinin yaptığı anlaşmaları tanımıyorum deme hakkı yoktur. Eğer bunu diyeceksen o zaman hükümet ve meclis dışında kalıp silahlı mücadeleye devam edeceksin. Oyunun kurallarını beğenmiyorsan o zaman oyunu hiç oynamayacaksın. Bu hem uluslararası hukukun hem de demokrasinin vazgeçilmez kuralıdır. Esasen Hamas’ın bu uzlaşmaz tutumu Filistin halkını ve idaresini geri dönülmez bir şekilde ikiye bölmüştür, yaralamıştır. Erdoğan ve diğerleri olaylara sadece kendi İslamcı gözlükleri ile baktıkları için bu gerçeği bilmelerine rağmen ifade etmemektedirler.

Araplar 1948, 1956, 1967 ve 1973’te dört defa İsrail ile çatışmışlar her dört savaşı da ağır kayıplar vererek kaybetmişlerdir. Bu savaşların her birinde Arap orduları ve diktatörleri kendi kişisel ve ulusal çıkarlarını zavallı Filistinli’lerin çıkarlarından üstün görmüşler, ellerinde bağımsız bir Filistin devleti kurma şansı varken bu şansı Filistinli’lerden esirgemişlerdir. Unutmayınız ki 1967’ye kadar Batı Şeria Ürdün, Gazze ise Mısır tarafından işgal ve kontrol edilmiştir. Yani ellerinde fırsat varken Filistinli’lere hayallerini kurdukları bir vatanı çok görmüşlerdir. Ama Nasır’dan Sedat’a, Sedat’tan Esat’a ve hatta Saddam’a kadar Arap diktatörleri Filistin davasını kendi halklarını uyutmak, ve militarize etmek için kullanmaktan geri durmamışlardır.

Yalnız bir gerçek var ki o da İsrail’in bu coğrafyada kalıcı olduğudur. Son 60 yıl Ortadoğu’da Yahudi devletinin koşullar ne olursa olsun kalıcı olduğunu göstermiştir. Dahası ne Arap ordularının ne de Filistin grupların İsrail’i tümden yok etme ve Akdeniz’e dökme gücü vardır. Zaten bu gerçeği kavrayan Arafat 1993’de İsrail’İ tanımak zorunda kalmıştır.

Gerçekçi olan Batı Şeria ve Gazze’de İsrail ile barış içinde yaşayacak Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Bu gerçeği kavrayan Abbas idaresindeki Filistin otoritesidir. Bunu reddederek zavallı Filistin halkını kendilerinin ve Tahran’daki mollaların ideolojik çıkarları uğruna maceraya sürükleyen, İsrail savaş makinasına bile bile kurban eden Hamas’ı tarih yargılayacaktır. İsrail ve Yahudi düşmanlığı gözlerini köreltmiş olanlar Hamas’a verdikleri açık çek ile Filistin halkına en büyük ihaneti yapmaktadırlar. Maalesef bunların başında AKP ve onun lideri başı çekmektedir.

Başbakan kriz boyunca Hamas’ın sorumluluğuna, Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarını sona erdirmesine ve özellikle terör eylemlerine son vermesi gerektiğine bir kez olsun işaret etmemiştir. Sanki İran’ın bölgede oynadığı oyunlara alet olup gereksiz yere hak ve hukuk saymayan İsrail’i tahrik edip kendi halkına saldırtan Hamas’ın hiç bir sorumluluğu yok mudur? Başbakan İsrail ile Hamas arasındaki krizde Hamas’ı haklı görmektedir. Dahası Başbakan da siyasal İslamcı kampın pek çok mensubu gibi Hamas’ın bir terör örgütü olduğuna inanmamaktadır. Ortadoğu derslerimde öğrencilerime kimin ne zaman terörist olarak tanımlanacağına ilişkin sürekli olarak söylediğim bir şey var. Hamas ve Hizbullah’ı otomatikman terörist olarak tanımlayan bir ülkede öğrencilerime bu örgütlerin hangi eylemlerinin terör eylemi sayılması gerektiğini kısaca söyle ifade ediyorum: Eylem savaşçı olmayan sivilleri hedef almışsa bu eylem terör eylemidir. Başka bir deyişle bu örgütlerin İsrail ordusunu, polisini hedef alan eylemlerinin terörizm olarak tanımlanamayacağını ama eylemler İsrailli sivilleri hedef alıyorsa terör eylemleri olarak tanımlanmaları gerektiğini söylüyorum.

Tabii terörizmi bu şekilde tanımlayınca bu Başbakan dahil pek çoğumuzu rahatsız edebilecek sonuçlara yol açabilir. O zaman birisi PKK’nin TSK’yi ya da polisi hedef alan eylemlerinin de terör eylemi olmadığını söyleyebilir. Zaten bu pek çok PKK destekçisinin ve DTP’nin yıllardır söylediği bir şey değil mi? Siz Hamas’ın terör eylemlerini görmezden gelir onları tersine yüceltirseniz başkası da PKK’yı terörist görmeyi reddedip destek verince o zaman bozulup, küplere binmeyeceksin. Dahası İsrail’in Gazze’ye saldırısını iki oy uğruna kameralar önünde “soykırım” “insanlık suçu” olarak tanımlayan ikitidar partisi sözcüleri ile Başbakan’a birisi kalkıp da “1,5 milyon Ermeni ile 30 bin Kürt’ü” öldürüp suçlarını reddeden Türk hükümetinin başbakanının hangi moral otorite ile bunu yaptığını sormaz mı? Sonra sözde diye tanımladığımız Ermeni soykırımı yasa tasarıları bir bir ABD Meclisi’ne geldiğinde İsrail’i soykırım yapmakla suçlayan Başbakan hangi yüzle İsrail lobisinin desteğini isteyecektir. Sonra adama demezler mi camdan evde oturuyorsan başkasının evine taş atmayacaksın diye.

Dahası Başbakan’ın ve iktidar partisinin kriz boyunca sergilediği en büyük hata İsrail ile dünya Yahudilerinin ve Türk Musevilerinin bir tutulmasıdır. Kriz boyunca sözde laik ve İslamcı medya bilinçli olarak antisemitik mesajlar vermişlerdir. Türk halkı arasında Yahudi düşmanlığı propagandası yapmışlardır. Antalya’da köpeklerin ve yahudilerin dükkanlara girmesini yasaklayan ilanlardan, ülkemize bir spor müsabakasına gelen İsrail basketbol takımına karşı yapılan linç girişimine kadar çirkin görüntüler Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre hoşgörüsüyle harmanlandığını böbürlenerek söylediğimiz ülkemizde olmamış mıdır? Üzücü olan tüm bunlara halkı aklı selime davet etmesi gereken Başbakan’ın çanak tutmuş olmasıdır. 500 sene önce kucak açtığımız Türk Musevilerini Gazze’de olanlardan sorumlu tutarak Türk Musevi cemaatini hedef gösteren Başbakan değil midir? Yarın öbür gün mezcubun birisi daha önce olduğu gibi sinagoglara saldırı düzenlerse ya da kalkıp Sivassporlu Balili’yi Dink gibi sokak ortasından öldürürse, azmettiricinin adresi TC Başbakanlığı Kızılay, Ankara’dır.



Özetle, Başbakan tepkilerinde tutarlı ve samimi değildir. 29 Ocak 2009 günü Türk devlet tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır. Kendisini sabahın üçünde karşılamaya giden güruh ne derse desin Erdoğan devlet adamlığına yakışmayan ilkel bir tepki vererek halkımızı utandırmıştır. Türk dış siyasetine ciddi anlamda zarar vermiştir. Dahası Erdoğan kendisinin ve AKP’nin bindiği dalı elleriyle kesmiştir. 29 Ocak Erdoğan’ın Ahmedinecat’laştığı gün olarak anımsanacaktır. Batının desteği ve sempatisiyle Türkiye’de iktidarı ele geçiren Erdoğan tüm dünyaya gerçek partizan yüzünü göstererek uluslararası toplumdan izolasyonunu kendi eliyle başlatmıştır. Dahası, Erdoğan Filistin davasına ve Filistinli’lere karşı samimi ve dürüst değildir. Filistin davasını oy ve reyting fırsatı olarak gören Başbakan meseleye kendi ideolojik perspektifinden bakmaktadır. Hamas silahı bırakmak, İsrail’i tanımak, ve Abbas ile uzlaşmak zorundadır. 20 yılı aşkın bir süredir İran’ın güdümünde İsrail’i tümden yok etmek amacıyla izlenen politika başarısız olmuş tersine Filistin’i bölmüş ve yıpratmıştır. ABD reisicumhuru Obama’nın dediği gibi tarih Hamas ve destekçilerini neyi yıktıklarıyla değil, neyi inşaa ettikleriyle yargılayacaktır. Dolayısıyla, sorumlu bir Başbakan’ın yapması gereken Filistinli dostlarımızın bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görmelerine yardımcı olmak ve Hamas’ın silahı bırakıp biran önce Filistin otoritesiyle el ele verip bağımsız bir Filistin için çalışması amacıyla arabulucuk etmektir.

May 23, 2007

TURKEY'S SMART ISLAMIST CHALLENGE


By Soner Cagaptay and Yuksel Sezgin
On May 20, thousands of secular Turks demonstrated in the Black Sea port city of Samsun against the governing Justice and Development Party (AKP), which has an Islamist pedigree. It was the most recent display of protest in a power struggle between the AKP and its opponents over determining a replacement for outgoing president Ahmet Necdet Sezer. In addition to the protestors and Sezer, the courts and the Turkish military have weighed in against the AKP. Far from backing down, as Turkey's Islamists would have done in the past, the AKP has stepped up the pressure by introducing a constitutional amendment package that calls for direct presidential elections to replace the current system of voting in parliament. President Sezer could decide the fate of this package, but the political crisis will continue.

Secular Protests, Constitutional Dilemmas

Secular demonstrations first broke out soon after the AKP government nominated Foreign Minister Abdullah Gul as a presidential candidate on April 24. Secular opposition parties then boycotted the presidential voting process in parliament, creating a political deadlock. On May 1, the Turkish constitutional court annulled the first round of presidential elections. The political deadlock has led the AKP to call for early parliamentary elections -- previously scheduled for November -- on July 22.

When the AKP's predecessor, the Welfare Party (RP), was challenged by a secular campaign in 1996–1997, it left office. The AKP has remained stalwart, however, passing the constitutional amendments. In addition, Gul has announced that he will continue his candidacy. Turkey's Islamists seem to have come a long way since then, becoming emboldened and politically savvy. The proposed amendment contains two important articles: (1) instead of the president being elected by the parliament, it calls for the president to be directly chosen by the entire electorate to a five-year term, with the chance of being reelected; (2) it aims to lower the quorum for certain parliamentary sessions, such as those for constitutional amendments, from a two-thirds to one-third majority.

The demonstration in Samsun -- significant as the city where Turkey's secular founder, Mustafa Kemal Ataturk, launched the country's war of independence against occupying powers following World War I -- comes just before President Sezer's impending May 25 decision on the amendment package. According to the Turkish constitution, amendments need the approval of the president to become law. President Sezer received the bill from parliament on May 11 and has two weeks to review it, at which point he can either sign it or send it back to parliament for review. If he sends it back and parliament readopts it, he will then have to either sign it or refer all or some of its contents to a national referendum.

President Sezer and the constitutional court are in a precarious position. If they vote against the package, they face the possibility of public backlash. The politically astute AKP has cast the package as a chance for the Turkish people to directly elect their president -- a very popular position in any democracy. In this regard, most Turks would interpret President Sezer's attempt to block the amendment as the work of the "elite" challenging "popular" will. The same criticism would be leveled against Turkey's secular parties if they stand against the amendment.

The AKP's 'Smart' Approach

Even though the AKP was not voted in by a majority of the Turkish populace, it has held a legislative majority for the past five years. In the 2002 elections, the party received support from just one-third of the populace, but a 10-percent election threshold allocated the seats of smaller parties to the AKP, giving it its legislative majority. The AKP had hoped to use this majority to elect Gul. Now that this strategy has faltered, the AKP perhaps wants to build a real popular majority. With the passing of the constitutional amendments package in parliament, for example, the AKP has cast itself in the role of the party representing the will of the people. Indeed, the party would benefit from any efforts to block the amendment package, since a referendum would be the most likely result. In the July parliamentary elections, the AKP could also transfer public support for the amendment into support for itself.

Indeed, by sending the amendment package to President Sezer, the AKP demonstrated that, unlike the RP in the 1990s, it feels emboldened to take on Turkish secularism. The AKP's confidence is rooted in the lesson it has accurately drawn from 1997, when secular Turks -- political parties, the military, the courts, the business community, and the media -- forced the RP from power: namely, that backing from the business sector and media, as well as steady popular support, is critical to surviving a secular onslaught. The party's pro-business policies, along with the support of the Turkish media (which is mainly owned by large Istanbul businesses), have helped the AKP achieve some of its popular support, at least for the time being.

The AKP's Image Problem

Given the size of the recent anti-AKP rallies, some analysts have wondered why the AKP has not launched rallies of its own. Herein lies the AKP's image dilemma. While the secular rallies covered widely in the international media look similar to protests held in any European city, such as Rome or Lisbon, rallies in which the AKP's core Islamist constituents participate would look more like Ayatollah Khomeini's Tehran. Through its pro-business policies, the AKP has painstakingly created a Western image to show Europe and the United States, but large AKP rallies could easily shatter this façade.

Likely Secular Response

The best gambit for the secular forces would be to not oppose the direct presidential elections amendment. In this regard, Sezer's best bet would be to avoid a referendum and sign the amendment package. This would allow it to become law, at which stage Sezer could take its components, such as the clause that lowers the parliamentary quorum from two-thirds to one-third, to the constitutional court. The court could then scrutinize the quorum clause -- an important potential tool for the AKP, assuming the party has a strong showing in the July parliamentary elections. (Such an outcome looks likely, but most Turkish opinion polls are notoriously unreliable.)

On May 7 and 8, respectively, the Association of Turkish Industrialists and Businessmen (TUSIAD) -- a powerful Istanbul-based lobby -- and the European Union (EU) stated that the constitutional amendments should be considered by a new parliament. TUSIAD has been supportive of the idea of a single-party government as a means of economic and political stability; hence, it has generally not taken issue with the AKP. Similarly, the EU has voiced positive opinions of the AKP. In the constitutional amendments debate, however, secular Turks, President Sezer, and the courts could gain TUSIAD and the EU as allies.

Conclusion
Can the AKP sustain its latest strategy? Assuming that its apparent tactic of political polarization works, other variables could have an impact on the party's public support. For instance, terrorist attacks by the Kurdistan Workers Party (PKK) would hurt the AKP significantly. Alternatively, the party's popularity would be boosted if the United States pressured Iraqi Kurds to extradite into Turkish custody those PKK leaders currently based in northern Iraq. Turkish media reports suggest that U.S. action against the PKK could be forthcoming, though it is not clear whether this action would include the handing over of PKK leaders -- or whether such a handover would be to the AKP or to the Turkish military, which is tasked by Turkish law as the guardian of the country's secular constitution.

Since adopting its current constitution in 1982, Turkey has elected four presidents. Its recent failure to elect a new president could become the country's worst political crisis of the past two decades.

May 17, 2007

TURKISH PRESIDENTIAL CRISIS


The Grand National Assembly fails to elect a new president

On May 1, 2007, the Turkish Constitutional Court (TCC) ruled to annul the first round of presidential elections on grounds that a necessary quorum was not present. According to the interpretation of the high court, the 1982 Turkish Constitution requires the attendance of 367 (2/3 of total number of 550 seats) legislators in the electoral session. Hence, since there were only 357 deputies present in the parliament at the time of the election, the first round was invalidated. The ruling AK Party has responded to the TCC ruling by introducing a number of constitutional amendments that would change the way the president of the Republic is elected. Under the current system, the president is elected by a two-thirds majority of the total number of members (550) within the parliament. If no candidate can achieve to obtain the 2/3 majority in the first two rounds, then a third ballot is held and the candidate who receives the absolute majority of the total number of members is elected president. If an absolute majority is not obtained in the third round, then, a fourth round is held between the two contenders who received the greatest number of votes in the previous round. If an absolute majority is still not found in the fourth round, then the parliament must be dissolved and new general elections need to be held with a hope that the new parliament would be able to elect the president. Since the promulgation of the 1982 Constitution, Turkish Parliament has successfully elected three Presidents without a need to dissolve itself and call for early elections. This is the first time under the 1982 Constitution that a parliament has ever failed to elect a president. Although constitutionally, the electoral process needs to be exhausted as prescribed in Article 102, with the withdrawal of the only candidate Mr. Abdullah Gul, the current Minister of Foreign Affairs and Deputy Prime Minister, the parliament was left with no choice but to dissolve itself and call for early elections on Jul 22, 2007.

In a vindictive mode, the ruling AK Party has proposed to amend the constitution before the elections and change the way the President of the Republic is elected. According to the proposed amendment, the president will be directly elected by the public for a 5-year term with a two-round system. A candidate who obtains the absolute majority of the valid votes in the first round will be elected as president. Following the French model, if no candidate can obtain the absolute majority, the runoff election is to be held on the second Sunday following the first round between the two candidates who received the most votes in the first ballot. The candidate who receives the simple majority of valid votes in the second round will be elected the President of the Republic for a five-year term with a chance to be re-elected. A second major amendment proposed by the AK Party also sets to eliminate the controversy over the required quorum of 367 for certain parliamentary sessions including the presidential elections. If the proposed amendment passes, the parliament will be able to convene with a quorum of one-third of the total number of deputies in the house (184).

Yet, the desire of the AK Party to put two ballot boxes, one for the parliament, and one for the president, in front of the people on Jul 22 election day seems a remote possibility considering the long and thorny constitutional process that the amendment has to go through before it finally becomes a binding legislation. According to the constitution, the amendment bill needs to be approved and signed by the President of the Republic before coming into force. It is highly likely that the incumbent President Ahmet Necdet Sezer, who will remain in the office until a new president is elected, will veto the amendment bill and return it to the parliament for reconsideration. If the parliament adopts the draft law referred by the President by a two-thirds majority, the President may submit the law to referendum. Under the law, the President has fifteen days to examine the submitted draft law. Once the readopted law comes back to the President he has another fifteen days to examine it. Yet, if the President still objects the bill, he can submit it to referendum or the general public vote. In the case of constitutional amendments proposed by the AK Party, the President is expected to object the changes and submit them to the public vote. The entire process is estimated to take at least another 5-6 weeks, until the President finally decides to submit the amendment bill to the referendum. Under the law, the referendum need to be held on the first Sunday after the 120 days following the promulgation of the law pertaining to the constitutional amendment in the Official Gazette (One of the objectives of the AK Party is also to reduce this 120-day period to 40 days by amending the relevant legislation). If the package is enacted by the second week of May at the latest, and if the President Sezer vetoes it twice, the earliest date for the referendum will be in October 2007, unless the 120-day period is simultaneously reduced. In the referendum, more than half of the valid votes will be required to consider the proposed amendments approved by people. And only after this long and thorny process is complete, the new President of the Republic can be directly elected by the Turkish people. Under these circumstances, the Presidential Palace will not be able to welcome its new occupant until the end of the year.

Yet another possibility is that if AK Party wins the majority of seats in the parliament on July 22 and if the President separately approves the changes to Article 96 of the Constitution that reduces the necessary quorum to 184, then the AK Party may find it possible to send its own candidate to Çankaya Palace under the existing system while the amendment for the popular election of the president is still waiting for approval in a popular referendum. Considering the fact that the AK Party has simultaneously proposed to reduce the minimum number of legislators who need to be present to hold elections in the parliament from 367 to 184, it may be speculated that this is in fact a back-up plan for AK Party leaders who do not really believe they would be able to pass the amendment bill on time and bring two ballot boxes in front the of people as they often argue in the media.

Does Turkey need a popularly elected president?

Turkey is a parliamentary regime. The President is the symbolic head of the state and government. Compared to presidential systems, his role and function is considerably limited. The authority and responsibility to shape domestic and foreign policy of the nation belongs to the government and the Prime Minister, in particular. In Turkey, only the members of the parliament are directly elected. The government and the President are elected by the members of the parliament, in turn. The electoral system is based on proportional representation (PR) with a 10 percent national threshold. In other words, parties need to receive at least ten percent of the valid votes nationally in order to qualify for representation in the parliament.

The recent constitutional changes proposed by the AK Party are not just simple amendments. They aim to potentially change Turkey’s parliamentary regime and turn it into a semi-presidential or presidential system. The amendment that introduces the idea of popularly elected president is clearly inspired by the French model. Yet, the amendment only proposes to change the way the President of the Republic is elected. It does not propose any changes in duties and powers of the president described in the 1982 Constitution. The so-called constitutional reform was rushed by the events of the last couple weeks and clearly not well elaborated and thought-through. The candidates under the existing law cannot represent parties. Once they declare their candidacy they need to severe their ties to their parties. There is no legal framework that regulates the way presidential campaigns are financed or organized. According to the constitution, the office of the president must be apolitical and neutral. Moreover, it has no power to formulate or execute the national policy. Hence, it is a big wonder what these candidates will stand for or promise to the people during their campaigns.

Moreover, according to the proposed amendment the president will be elected with an absolute majority of valid votes in the first round or a simple majority in the second round. In either case, a presidential candidate will possibly receive at least 20-25 million votes to be elected. In the last general election, Mr. Erdoğan’s AK Party got only 10.8 million votes, and controlled the 66 percent of the parliament. The greatest danger that awaits Turkey is that whether a president who received 25 million votes will easily subdue himself to the will of a government which received only half of what he personally got. What if this president directly confronts the parliament and the government? Turkey does not have the necessary constitutional checks and balances to resolve such crises, yet. What if the president and the government or the parliamentary majority each represents different political camps or ideologies? This will possibly lead to emergence of a bicephalous administration in the country. Turkey has already suffered from many political crises between the incumbent secularist President Sezer and Mr. Erdoğan’s Islamist AK Party within the last 4-5 years. Thus, under the proposed system such constitutional crises will only deepen.

Another problem is that the proposed electoral system for presidential elections introduces majoritarian elements into Turkish politics which everyday becomes more divided and polarized along with ideological, religious, sectarian and ethnic faults. In deeply divided and fragmented societies such as Turkey, majoritarian (winner-take-all) systems only deepen the cleavages and further institutionalize these differences. The proposed system will also rigidify the political process and sharply define the winners and losers. This will further divide the society along ideological lines and make political accommodations more difficult. The huge demonstrations held in various Turkish cities that drew millions last several weeks show that Turkish politics and society is already increasingly polarized and divided. Although it is often refuted by Turkish politicians, there are now two Turkeys. In such an environment, presidential elections will only politicize the office of the president. The first ten presidents of Turkey were the presidents of the republic but the 11th one will be the president of either the Islamists or the Secularists. He will not be the president of the nation. What the country needs is not further polarization or fragmentation but unity and consensus. Thus, the idea of a popularly-elected president will potentially hurt the Turkish democracy. A wrongdoing cannot be undone by another wrongdoing. The hastily-drafted amendment package will further destabilize Turkey’s unstable economy and political system.

If the amendment passes, it would also put Turkey in a unique position among the EU members and candidate nations. Apart from the examples of France and the Greek Cypriot Administration, there are no other countries in the Union ruled by semi-presidential or presidential regimes. The EU can be seen as a community of parliamentary systems. In this respect, Turkey will stand out as another odd case of “presidentialism” within the Union. And, perhaps, the proposed amendments will also affect the country’s bid for full membership negatively and create further complications in its relations with Brussels down the road. Yet, more importantly, the proposed system will cause the Turkish politics to lose its flexibility and make it more prone to political crises. Presidential systems lead to personalization of power and ideological polarization among the people. As the examples of many Latin American nations have demonstrated, these are the most essential ingredients for the rise of authoritarianism. In a country such as Turkey which lacks strong democratic institutions, culture and the tradition of political tolerance, the proposed amendments may soon add Turkey’s name to the long list of nations whose experiment in presidential systems resulted in a political catastrophe. Furthermore, under these circumstances, the Turkish generals who staged a post-modern coup d’état in 1997 and issued a strong-worded warning to the government on their website several weeks ago may be more willing to resort to traditional means and take direct control of the government in order to restore the constitutional order and “protect the unchangeable characteristics of the Republic of Turkey”.

May 2, 2007

CUMHURBASKANINI HALK SECMELI MI?


Son bir kaç haftadır ve özellikle Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar sonrası bazı kişi ve gruplar Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yönünde görüş bildiriyorlar. Bu yazıda Abdullah Gül’ün adaylığı veya yüce mahkemenin kararının doğru olup olmadığı gibi konulardan ziyade cumhurbaşkanını halkın seçmesine imkan verecek anayasa değişikliğinin ülkemiz için faydalı olup olmayacağına değinmek istiyorum. Kısaca benim fikrim cumhurbaşkanının parlamento içinde uzlaşma ile seçilmesi yönünde. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi basit bir yasa değişikliğinden ibaret değildir. Beraberinde sistem ve hatta rejim değişikliliklerini getirmektedir. Dahası bu yönde bir değişikliğin beklendiğinin aksine Türkiye’de siyasal ve toplumsal bunalımlara yol açma tehlikesi mevcuttur.

Özal’dan Demirel’e, Demirel’den bugün Başbakan Erdoğan’a ve ANAP Lideri Mumcu’ya kadar pek çok siyasi çeşitli vesileler ile Başkanlık Sistemine (BS) geçilmesi veya cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yönünde fikir bildirmişlerdir. Bugün Abdullah Gül’ün adaylığına karşı yapılan gösteriler ve tepkilerden sonra Meclis’te kendi adayını seçtiremeyen iktidar partisi de bir çeşit meydan okuma ile “siz ayak oyunları ile seçtirtmediniz, biz halka seçtirteceğiz” demektedir. Maalesef duygusal tepkiler ile bir yanlışın başka bir yanlış ile düzeltilmesi yoluna gidilmektedir. Çözüm parlamenter demokratik sistem içinde aranmalıdır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi fiilen parlamenter sistemden (PS) başkanlık sistemine geçilmesi sonucuna yol açar ki, bu hiç de arzu edilen bir durum değildir. Neden mi?

Mevcut anayasal düzenimizde halk parlamentoyu seçer, parlamento da kendi içinden başbakan ve cumhurbaşkanını seçer. Seçim sistemimiz nispi temsil (NT) esasına dayalıdır, barajı (% 10) geçen her parti oy oranına nispeten belli sayıda sandalye ile mecliste temsil edilir. Bu demokratik memleketlerin pek çoğunda, Avrupa demokrasilerinin hemen hemen tamamında, hakim olan sistemdir. Her ülke seçim sistemini ve ülke barajını kendi ihtiyaçlarını ve siyasal dengelerini göz önünde bulundurarak düzenlese de özünde hakim olan sistem parlamenter sistemdir. Bir diğer sistem ise başkanlık sistemidir. Başkanlık sisteminde halk başkanı seçer, başkan da kendi kabinesini (parlamento içinden veya dışından) oluşturur. Bu tür rejimlerde seçim sistemi NT değil, çoğulcu sistemlerdir (ÇS). ÇS’de amaç farklı seslerin temsili değil, çoğunluk oyunu alanın diğerlerini yarış dışı bırakarak tüm sistemi kontrol edecek güce sahip olmasıdır. Kısacası başkanlık sistemleri tek adam rejimleridir. ABD’de iki yüz yıldır uygulana gelen sistem başkanlık sistemlerinin en iyi örneğidir.

Pek çok zaman başkanlık sistemlerinin çoğunluk oyu ile kurulmasından, hükümet krizlerine, koalisyonlara yol açmadan yönetime fırsat vermesinden dolayı istikrar rejimleri olduğu iddia edilmiştir. Bugün demokratik olma iddiasında olan ülkelere baktığımızda başkanlık sisteminin sadece ABD’de (ve Fransa’da, ki bu sistem yarı-başkanlık sistemidir ve ABD’den önemli ölçüde farklıdır) başarılı olduğunu söyleyebiliriz. 1960’lardan günümüze dek pek çok gelişmekte olan ülke (Latin Amerika, Afrika, Asya ülkeleri) başkanlık sistemini denemiş, pek çoğunda sistem baskıcı tek adam rejimlerine yol açmıştır. Özetle, BS her zaman her ülkede istikrara katkıda bulunmamakta , tam tersine derin krizlere yol açmaktadır.

Özellikle halkın siyasal, ideolojik, dini, mezhepsel, bölgesel ve etnik faylar uzantısında bölündüğü toplumlarda çoğunlukçu sistemler ciddi bir temsil sorununa yol açmaktadır. BS aynı zamanda kapıları uzlaşmaya da kapatmaktadır. Toplumun aşırı uçlarda, çoğunlukla iki aday ve siyasi görüş doğrultusunda kutuplaşmasına yol açmaktadır (bu Fransa gibi çok turlu çoğulcu sistemler için de geçerlidir). Bu sistemlerde sadece siyah ve beyaz vardır. Ara renkler, gri ve tonları mevcut değildir. Bizim gibi laik-dinci, Sünni-Alevi, Türk-Kürt eksenlerinde bölünmüş demokrasi tecrübesi ve kültürü kıt bir toplumun kutuplaşmaya değil, uzlaşmaya ve birleşmeye ihtiyacı vardır. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi bu tür bir kutuplaşmayı beraberinde getirecektir. Unutmayalım ki bu ülke insanların farklı dine mensup oldukları için kurbanlık koyun gibi kesildikleri, farklı mezheplerinden dolayı canlı canlı yakıldıkları, düşüncelerinden dolayı hunharca katledildikleri, yıllarca mahkum edildikleri bir rejimdir. Bu ülkeye başkanlık sistemini getirmek, tüm bu zorluklara rağmen, yeşertmeye çalıştığımız Türk demokrasisine yapılacak en büyük kötülüklerin başında gelmektedir.

Ayrıca 20-25 milyon oy ile Çankaya’ya çıkan bir cumhurbaşkanı köşesine çekilip 8-10 milyon oy almış bir hükümetin ülkeyi yönetmesine (2002’de AKP bile sadece 10,8 milyon oy alabilmiştir) asla seyirci kalmayacaktır. Bizim anayasamız cumhurbaşkanına sınırlı yetkiler tanımıştır. Sembolik olarak idarenin başı olsa da asıl iktidar hükümete aittir. Bugün cumhurbaşkanı gücünü meclisten almaktadır. Ama halkın doğrudan seçtiği bir reis-i cumhur yetkilerini genişletmek isteyecektir. Bu da sürekli meclis ve hükümet ile çatışma riskini doğurmaktadır. Hatta cumhurbaşkanı ve meclis’in farklı ideolojik kamplardan olması durumunda bu çatışma daha da yoğun yaşanacaktır. 20 milyon oy ile gelmiş ‘Laik ‘ bir cumhurbaşkanı 10 milyon oy almış ‘İslamcı’ bir hükümetle (ya da tam tersi durumda) çatıştığı zaman ister istemez bunun bölücü etkileri ciddi şekilde topluma da yansıyacaktır.

Yukarıda ifade ettiğim gibi, bizim ihtiyacımız olan bölünme değil, bütünleşmedir; daha az demokrasi ve diktatörlük rejimi değil daha çok demokrasi ve daha temsili bir rejimdir. Parlamenter rejimler ve özelikle nispi temsil esasına dayalı sistemler çok sesliliğe, uzlaşma ve hoşgörü kültürünün yerleşmesine hizmet etmektedir. Yapılması gereken seçim barajını daha makul seviyelere (% 5-6 olabilir) çekip meclisin temsil gücünü artırmaktır. Yoksa sadece halkın yüzde 50.5’inin seçeceği bir kişiyi Çankaya’ya göndererek anayasal kurumların temsil gücünü azaltmak olmamalıdır. TÜSİAD ve bir takım çevrelerin ürettiği «tek adam, tek parti hükümeti ekonomik istikrarın kaynağıdır» yalanına kulaklarımızı tıkayarak çözümü uzlaşmada koalisyon kültüründe aramalıyız. Örneğin İtalya 1945’ten bu yana sürekli koalisyonlar ile yönetilmesine, ortalama hükümet süresinin 7-8 ay olmasına rağmen dünyanın en önemli ekonomik güçleri arasında yerini başarıyla almıştır. 1948’den beri sürekli koalisyonlar ile yönetilen İsrail diğer bir başarılı örnektir. Diğer taraftan başkanlık sisteminin hakim olduğu onlarca Latin Amerika memleketi iflasın eşiğinden zor dönmüştür.

Özetle reis-i cumhuru yüce meclisimiz kendi içinden uzlaşma ile seçmelidir. Belki de Anayasa Mahkemesi’nin son kararının en önemli katkısı bu yönde olacaktır. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Yoksa halkın verdiği yetki ile derebeylik kurma rejimi değil. Demokrasilerde çoğunluk istediği gibi at koşturamaz. Merhum Menderes zamanında DP mebuslarına “siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz” demişti. Benzer sözleri 1933 senesine hür seçimler ile iktidara gelen Hitler de Nasyonal Sosyalist partisi temsilcilerine söylüyordu. Demokrasi dayatma rejimi değildir. Aksine demokrasi fren ve denge sisteminden ibarettir. İktidar ve muhalefetin birlikte çalışması ve uzlaşması esasına dayalıdır. Bu noktadan hareketle, yeni dönemde cumhurbaşkanı meclis tarafından, TBMM’nin temsil gücü artırılarak, siyasal ve toplumsal uzlaşı ile seçilmelidir.